Soda Şişesinde Kabarcık Olsam

Mayıs 3, 2013  |  GENEL  |  Yorum Yok

Bugün açılmış bir soda şişesine gözüm takıldı. Kabarcıkların açılan kapakla birlikte havaya doğru hücum etmesi bana özgürlüğe koşan atları, aynı yöne doğru birlikte kanat çırpan kuşları, ağa takılan balıkları hatırlattı. Hem bireysel hem birarada hareket etme özgürlüğü ya da kısıtlılığı mı sorusunu dillendirdim.

Bu sıçrayış bir özgürlük mü yoksa yokoluşa davet mi bilemedim. Sonra okyanustaki damla, damladaki okyanusu bağlayıp sürüklendiğimiz hayatın akışındaki rollerimizi düşündüm.

Damladaki okyanus olmak mı güzel yoksa okyanustaki damla mı? Hepsi, hiçbiri, bir diğeri? Hangisi?

İzlediğini Söyle, Ben Sana Kim Olduğunu….

Mayıs 2, 2013  |  ANALİZ BUL, GENEL  |  Yorum Yok

Bizler Heidi’nin sade hayatına imrenip, Jetgiller’le teknolojiyi tanıyıp, Tontonlarla esnekliği görüp, Mr.Spock’la uzayı keşfedebilmiştik. Bilim-kurgu; Jules Verne kitaplarında şekillenirken, gençlik yıllarımdaki “V “ (Visitors) dizisi ürperten bölümleriyle çekinerek ama heyecanla beklediğim bir seri olmuştu.

1980’lerden sonra He-Man’le beraber gücün önemi, Transformers’la dönüşümün başlaması, Star Wars ile Uzay Yolu’nun naifliği ortaya çıktı.

Tüm zamanların “uçabilen” kahramanları SpiderMan, Superman, Batman tahtlarını korurken;bulundukları çağa göre şiddetin, teknolojinin, efektlerin dozunu da giderek artırmaya başladılar.

2000’li yılların başında bir Pokemon patlaması oldu. Uçan, birbirini yok edebilen bu yaratıkları taklit etmeye çalışan çocuklar ve şiddete doğru tehlike çanları çok olunca yayından kalktı. Beraberindeki nice pazarlama yatırımı ve promosyon ürünü ile birlikte çöpe gitti tabii.

Şimdilerde ise zombiler, vampirler ve kötü ruhlar devri. Çocukluğumun renkli, optimist ve mesaj vermeye çalışan animasyonları yerine çizgi kahramanları daha sert hatlı, sorgulayan ve sürekli mücadele ile rakiplerini alt etmeye çalışan animasyonlara dönüştüler. Renkler daha koyu, konular daha sarsıcı, karakterler daha çarpıcı…. Ya da çok soluk benizli, belirgin dişli, ütopik güçlüler ve en genci 18 yaşında görünümlü 500’lerindeler.

Bugün X kuşağı ile Y ve Z kuşakları iş dünyasında neden çatışıyor? X kuşağı “kaybeden nesil” olarak adlandırılırken acaba hayalperest ve masal dünyası optimistliğinde mi erimekteler? Z kuşağı bu zorlu dünya şartlarında haykırarak, diş göstererek, yaralayarak mı var oluyor? Böyle mi kendini kabul ettirme çabasına giriyor?

Kompozisyon yazarak eğitim gören bir nesil, çoktan seçmeli nesile göre yavaş kalıp pratik mi olamıyor? Zamanla iyi yarışamıyor mu?

Ya da seçeneksiz kalan yeni nesil tercihlerinde zorlanıp, seçenek sunulmadığında karışıp, karamsarlığa mı itiliyor? Bu mu sıkıyor onları da marka tercihleri sürekli değişiyor, sadakatleri bu kadar azalıyor?

Görselliğe, sürekli aksiyona, yüksek ses eşiklerine, farklı boyutlara dalan ufuklar için o yüzden mi eski naïf çizgiler keyif vermiyor?

Sanal gerçeklikle, gerçek sanallık birbirine mi karışıyor?

Ya sonraki nesiller? Ne izleyerek, takip ederek büyüyecekler? Ne olacaklar?

Yazmak mı, yazmamak mı?

Nisan 29, 2013  |  GENEL  |  Yorum Yok

Birkaç gündür birşeyler yazmadığımı farkettim. Aklımın karışıklığı mı, gün içindeki tempom mu “yazmamaya” sebepti bilemedim ama “yazma”nın ne demek olduğu üzerinde düşünmeye ve yazmaya başladım birdenbire.

Yazma; “Selvi Boylum Al Yazmalım”daki gibi ince bir başörtüsü mü, birçok köşe yazarının serzenişle bahsettiği her gün yazı yazma zorluğu mu, yoksa nice olumsuzluğa ve engellenmeye rağmen inatla yazmak mı?

Yazma bir çeşit yaklaşma aynı zamanda… “Düşeyazdım”, “öleyazdım” gibi dilimizdeki özel kullanımıyla da…Argodaki “asılma” anlamı taşıyan “bir kıza yazmak” haliyle de… Okurunu yazarına yaklaştıran da yine bu “yazma” değil mi?

Yazmak mı, yazmamak mı başlığını atınca da aniden şunlar gözümün önünden geçti: istenip de yazılamayanlar, oturup yazmak yerine alıntılar ve esinlemelerle oluşturulan nice metinler, yazılmış ama yazılmasından hiç memnun kalınmayan sözler…

Yazmak mı, yazmamak mı yoksa yazamamak mı ? İşte bütün mesele bu!