Sıkça marketlerde, çokça sokaklarda karşılaşırız. 2-3 yaşlarında bir erkek çocuk avazı çıktığı kadar bağırır, tepinir, hatta yerlere yatar…. İstediği olmayınca tepkisini dile getirir; annesine direnir…. Kişiliğini göstermek, kendini kabul ettirmek ister.. Bulduğu ve en etkili olacağını düşündüğü yöntemdir bu haykırış. Annenin tavrı ve dirayeti sonucu belirler. En tavsiye edilen çözüm yöntemi; çocuğun kişiliğini etkilemeksizin ve anne açısısından tavizkar görünmeksizin… Şefkatle ama otoritesini de sürdürerek….
8-10 yaşlarında bir kız çocuk. Halası,teyzesi veya anneannesi onu bir konuda uyarırken kulaklarını tıkayıp şarkı söylemeye başlar. Sizin sözünüze uymayacağım demez de duyamıyormuş gibi yapar. Empoze fikirlere karşıtlığını bir ifade biçimidir kendince…
Tüketiciler, müşteriler de direnç gösterirler. Bu defa karşılarında markalar, kurumlar, firmalar vardır. Bazen pasif bir direnişle ürün ve hizmeti almayı boykota çağırır, kullanmayı durdururlar; bazen de memnuniyetsizliklerini şikayetlere, üst mercilere, yetkili mahkemelere taşırlar….
Tarih sayfalarına GEZİ olark geçecek yaşadığımız bu dönemde ise direnmenin 1001 yaratıcı haline tanıklık ediyoruz. Tencereyle seslisini, kitapla sessizini, yürüyerek aktifini, durarak pasifini, bazen bir piyanoyla melodik, bazen bir söylemle dramatik olanını, sevgi ve paylaşımla eksilmeyeni, orantısız güç karşısında dağılarak küçülen ama halka halka büyüyeni….Direnmenin en güzel hallerinin daha nicesini….
3 yaşındaki erkek, 10 yaşındaki kız çocuk, aldığı ürünün bozuk çıkmasından yakınan tüketici, “GEZİ” timsalinde ve emsalinde milyonlar….Direnenler…
Hepsinin amacı, her dönem aynı: Beni bir dinler misin?
Bu hafta ilkokul 4.sınıftaki kızımın proje ödevi vardı. Bir üründe inovasyon uygulaması yapmak; daha doğrusu hayal etmek ve onu tasarlamak projenin esasıydı. Kızım kalemi seçti ve yazmaktan hoşlanmayanlar için konuşurken yazan kalemi tasarlamak istedi.
Kalem birdenbire aile gündemimize düşüverince, ben de pazarlama tarafından bakmaktan kendimi alıkoyamadım.
Ürün çeşitliliği açısından en zengin ürünlerden biridir kalem. Hedef kitlesi açısından geniş bir portföye sahipken boya kalemleri, kaligrafi kalemleri, dolma kalemler ve mevcut yerli ve uluslararası marka ve ürünlerini de yerleştirisek aynı zamanda segmentasyonun farkedildiği ve niche dokunuşları da kolaylıkla görebileceğimiz bir pazar. Fiyat açısından yine marka ve kullanım alanına göre ekonomikten lükse varan bir skala içerisinde özellikle okul zamanlarında promosyona ve dönemsel satış taktiklerine açık bir ürünle de karşı karşıya gelebiliriz. Sosyal sorumluluk projeleri ve etkinlikler açısından da yaratıcılığın sınırı olmayacak bir fırsat ürünü aynı zamanda.
İletişim boyutunda ise hikayelere çok açık. Ağaçtan yapılması doğalı çağrıştırırken, çevreye duyarlılığı da eş zamanlı akla getirir. İkilemler de iletişimin bir boyutu değil mi?
İlkokul yıllarında kurşun kalemle başlayan serüven, öğrencilikte uçlu kalem, tükenmez kalem, keçeli kalem, fosforlu kalem olarak bizle birlikte gelişirken, iş hayatına başlayıp da “patron”luğa giden yolda bizi asla bırakmaz. Önemli imzalar hep belli kalemlerle atılır, belli kalemlerin uğuruna inanılır.
Peki kalemde kriz hiç mi olmaz? Olmaz mı…
Kalemin ucunun kırılması ya da kalemtraşa ihtiyaç duymak öğrencilik yıllarının sorunu iken dilimizde “kalem kırmak” önemli bir soruna dikkat çeker. Basında “kalemini satacağına, kır” denir ki gazeteciler tarafsızlığı ve haberciliğini asla unutmasınlar; hukukta “kalem kırmak” hakimin idam cezası verdiği zaman uyguladığı bir harekettir. Bir işarettir. Resmi kurumlarda makamların “kalem”i olmak da hem sırdaşı hem işbitiriciliği anlamlarını da yükler kaleme.
Bir de öfkeden kalem kırmak vardır. Duygu ve düşünceleri, itirazları dillendirmek yerine masa başındayken “kalem kırarak” dışa vurmak vardır. Aman dikkat edelim. Böyle bir öfkeyle kırılan kalemden hiçbir zaman “kurşun” çıkmasın…
NOT: Bu yazıyı kaleme aldığımda “direngezi” 11.günüydü.
İstanbul’da 3.köprü temeli atılırken….
Bir ağaca bakarken etrafındaki ormanı görebiliyor muyuz? Ya da bir ormana bakarken tek bir ağacı farkedebiliyor muyuz?
Bütünlere bakarken detayları, ufak şeylerle ilgilenirken resmin bütününü kaybediyor muyuz?
“Ne zarar gelir;tek ağaç” derken içinde barındırdığı canı, yapraklarını, çiçeklerini, altında yatan mantarları, dallarında cıvıldayan kuşları, koşuşturan sincapları, gölgesinde dinlenen çocukları, aldığımız sağlıklı nefesin kaynağını hesaplıyor muyuz? Peki ağaca odaklanmışken onun bir aile içinde olduğunu düşünüyor muyuz? Etrafındaki diğer ağaçlardan da beslendiğini, birlikte bir yaşam paylaşıldığını…
Yıkmanın yapmaktan daha kolay olduğunu biliyoruz da, benimsiyor muyuz?
İster ağaç, ister orman; ister toplum ister, tek bir insan hayata her zaman, her koşulda, her durumda çok yönlü bakmak çok mu zor? Yıkmadan yapmak hiç mi yok?…..
